Üreteropelvik bileşke darlığı (UPJ darlığı), böbreğin ürettiği idrarın idrar kanalına (üreter) aktarıldığı ilk geçiş noktasında meydana gelen yapısal veya fonksiyonel tıkanıklıktır. İdrar akışının bu bölgede engellenmesi, sıvının böbrek havuzcuğunda birikmesine ve tıp dilinde hidronefroz olarak bilinen böbrek büyümesine yol açar. Ürolojik rahatsızlıklar arasında önemli bir yer tutan bu obstrüktif sorun, tahliye edilemeyen idrarın yarattığı basınçla zamanla böbrek fonksiyonlarını doğrudan tehdit eder. Günümüz modern tıbbında bu darlıklar, gelişmiş teknolojik cihazlarla hızlıca teşhis edilerek böbrek dokusu korunacak şekilde yüksek başarı oranına sahip kapalı cerrahi tekniklerle kalıcı olarak tedavi edilmektedir.
Üroloji Uzmanı
1979 Ankara doğumlu Prof. Dr. Berkan Reşorlu, tıp eğitimini 1997-2003 yılları arasında Ankara Üniversitesi’nde, üroloji uzmanlığını ise 2003-2008 yılları arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde tamamlamıştır. Akademik olarak 2013 yılında doçent, 2022 yılında profesör ünvanı almıştır.
Endoskopik taş cerrahisi alanında geniş serili çalışmalara imza atmış, 1 yaş altı çocuklarda uygulanan cerrahileri literatüre kazandırmış, taş skorlama sistemi ve deneysel cerrahi modelleriyle uluslararası alanda kabul görmüştür.
Üreteropelvik bileşke darlığı vücudumuzda nasıl bir probleme yol açar?
Vücudumuzun muazzam bir dengesi ve kusursuz işleyen bir tesisat sistemi vardır. Böbreklerimiz, kanımızı her gün yüzlerce kez süzerek içindeki zararlı atıkları ve fazla suyu idrar formunda vücuttan uzaklaştırmakla görevlidir. Her bir böbreğin içinde nefron adı verilen bir milyondan fazla küçük süzme ünitesi bulunur. Bu ünitelerden süzülen idrar damlacıkları, böbreğin orta kısmında yer alan ve “renal pelvis” olarak adlandırılan geniş bir havuzcukta toplanır. Havuzcukta biriken bu sıvı, “üreter” adı verilen ince, uzun ve esnek bir kanal vasıtasıyla mesaneye taşınır.
İdrarın bu kanaldan aşağı inmesi yerçekimiyle olan pasif bir süreç değildir. İdrar kanalı, tıpkı yemek borumuzun yuttuğumuz lokmaları mideye itmesi gibi, yukarıdan aşağıya doğru düzenli ve ritmik olarak kasılır. Bu sağmal hareketlere peristaltizm adı verilir. Üreteropelvik bileşke darlığı söz konusu olduğunda, işte bu ritmik kasılmaları başlatan ve sürdüren kas yapısında bir bozulma mevcuttur. Çoğu zaman ortada idrar yolunu tıkayan fiziksel bir taş veya kitle yoktur. Bunun yerine, o bölgedeki düz kas hücreleri yeterince gelişmemiştir veya kas liflerinin yerini sert, esnemeyen bağ dokusu (fibrozis) almıştır. Kasılmayan ve esnemeyen bu bölge, idrarın aşağı pompalanmasını engeller. Bu duruma fonksiyonel tıkanıklık denir.
İdrar aşağıya inemedikçe böbrek havuzcuğunda birikmeye başlar. Havuzcuk, artan sıvı hacmini karşılayabilmek için tıpkı şişirilen bir balon gibi genişler. Tıp dilinde bu duruma hidronefroz adı verilir. Eğer bu durum uzun süre devam ederse, içeride hapsolan idrarın yarattığı yüksek hidrostatik basınç, böbreğin kanı süzen o hassas etli dokusuna (parankim) içeriden baskı yapmaya başlar. Yüksek basınç altında kalan böbrek dokusunun kanlanması bozulur, hücreler yeterli oksijen alamaz ve zamanla incelerek işlevini tamamen yitirir.
Bu darlığın ortaya çıkmasına neden olan faktörleri yapısal özelliklerine göre ikiye ayırabiliriz. Nedenler genel olarak şunlardır:
- İçsel nedenler
- Dışsal nedenler
İçsel nedenlerin başında, az önce bahsettiğimiz kasılma yeteneğini kaybetmiş bölüm (adinamik segment) gelir. Bazen de kanalın içinde doğuştan var olan zar şeklinde küçük perdeler veya polipler idrarın geçiş yolunu daraltabilir. Dışsal nedenler ise çok daha farklı bir mekanizmayla çalışır. Vücudumuzdaki damar ağı bazen standart anatomik yapının dışına çıkabilir. Böbreğin alt kısmına kan taşıyan fazladan bir atardamar, tam bu birleşme noktasının üzerinden geçerek idrar kanalının üzerine bir hortum gibi baskı yapabilir. Dışarıdan gelen bu fiziksel baskı da tıpkı içsel bir darlık gibi idrar akışını durdurur ve aynı zararlı etkilere yol açar.
Üreteropelvik bileşke darlığı kimlerde daha sık görülür ve genetik geçişi var mıdır?
Bu rahatsızlık, dünya genelinde oldukça sık karşılaşılan doğumsal üriner sistem anomalilerinden biridir. İstatistiklere bakıldığında yaklaşık olarak her bin beş yüz canlı doğumdan birinde bu sorunla karşılaşılmaktadır. Hatta bazı toplumlarda yapılan geniş çaplı ultrason taramalarında bu oranın çok daha yüksek olduğu, beş yüz doğumda bire kadar yaklaştığı görülmüştür.
Görülme sıklığı açısından cinsiyetler arasında belirgin bir fark vardır. Erkek çocuklarında bu darlığın ortaya çıkma ihtimali, kız çocuklarına kıyasla yaklaşık iki kat daha fazladır. Ayrıca hastalığın vücudun hangi tarafını etkilediği de tamamen tesadüfi değildir. Vakaların çok büyük bir kısmında, ortalama yüzde altmış ile yüzde yetmişlik bir dilimde, tıkanıklık sol böbrekte meydana gelir. Bu durumun, anne karnındaki embriyolojik gelişim aşamalarında sol ve sağ böbreğin anatomik yerleşim farklılıklarından kaynaklandığı düşünülmektedir. Çoğu zaman hastalık tek bir böbreği etkilese de hastaların küçük bir kısmında her iki böbrekte birden aynı darlık tablosu görülebilir.
Genetik boyuta gelecek olursak, hastaların büyük bir kısmında ailede daha önce hiç kimsede böyle bir hastalık öyküsü bulunmaz. Olay tamamen o bireyin anne karnındaki gelişimi sırasında ortaya çıkan tesadüfi bir aksaklıktır. Ancak tıp dünyası, hastalığın tamamen genetikten bağımsız olduğunu da söyleyememektedir. Bazı ailelerde bu sorunun nesilden nesile aktarıldığı, birden fazla kardeşte aynı durumun görüldüğü vakalar mevcuttur. Bu durum birden fazla genin ve çevresel faktörün bir araya gelerek süreci tetiklediği multifaktöriyel bir kalıtım modeline işaret eder.
Her ne kadar bu hastalık genellikle doğumsal (konjenital) olsa da her zaman bebeklik döneminde ortaya çıkmaz. Bazen darlık çok hafif düzeydedir ve yıllarca hiçbir sorun yaratmadan sessizce bekler. Yirmili veya otuzlu yaşlara gelindiğinde, böbreğin çalışma temposunun değişmesiyle veya tamamen farklı nedenlerle aniden belirti vermeye başlayabilir. Bunun yanı sıra yetişkinlik döneminde sonradan gelişen darlıklar da vardır. Geçirilen ağır trafik kazaları veya düşmeler sonucu böbrek bölgesinin aldığı travmalar, daha önce böbrek taşı nedeniyle geçirilmiş zorlu ameliyatların bölgede bıraktığı yara izleri veya tüberküloz gibi kronikleşen ağır böbrek enfeksiyonları, başlangıçta tamamen sağlıklı olan idrar kanalının yıllar içinde daralmasına yol açabilir.
Bebeklerde ve yetişkinlerde üreteropelvik bileşke darlığı belirtileri nelerdir?
Hastalığın kendini dışarıya yansıtma şekli, hastanın içinde bulunduğu yaş grubuna, tıkanıklığın derecesine ve böbrekte başka komplikasyonların olup olmadığına göre çok geniş bir yelpazede değişiklik gösterir. Günümüzün gelişmiş kadın doğum pratikleri sayesinde, artık bu hastaların çok büyük bir kısmı henüz dünyaya gelmeden, anne karnındaki rutin ultrason kontrolleri sırasında teşhis edilmektedir. Ultrason ekranında bebeğin böbreklerinden birinin normalden daha geniş olduğu saptanır. Bu bebekler doğduklarında genellikle dışarıdan bakıldığında hiçbir hastalık belirtisi göstermezler.
Ancak anne karnında tespit edilemeyen veya tıkanıklığı çok şiddetli olan bebeklerde ve küçük çocuklarda tablo farklıdır. Çocuklarda görülen temel belirtiler şunlardır:
- Ateş
- Kusma
- İştahsızlık
- Huzursuzluk
- Karın şişliği
Bu belirtilerin detaylarına bakacak olursak, ateş ve huzursuzluk genellikle idrarın böbrekte göllenmesine bağlı olarak gelişen enfeksiyonların bir sonucudur. İdrar normalde steril bir sıvıdır, ancak akışın durduğu ve sıvının biriktiği her yer bakterilerin üremesi için mükemmel bir ortam haline gelir. Böbrekte biriken idrarda bakteri üremesi, şiddetli ve ateşli böbrek iltihaplarına (piyelonefrit) neden olur. Bebekler ağrılarını ifade edemedikleri için bu durumu sürekli ağlama, bacaklarını karınlarına çekme, meme veya mama reddi gibi huzursuzluk belirtileriyle gösterirler. İleri derecede büyümüş bir böbrek, bebeğin karnında dışarıdan bile fark edilebilen veya doktor muayenesinde elle hissedilebilen bir kitle (şişlik) şeklinde kendini belli edebilir.
Yetişkinlerde ve ergenlik dönemindeki bireylerde ise durum biraz daha farklıdır. Bu grupta görülen temel belirtiler aşağıdaki gibidir:
- Yan ağrısı
- Kanlı idrar
- Böbrek taşı
- Yüksek tansiyon
Yetişkinlerdeki bu belirtilerin en meşhuru, tıp literatüründe “Dietl krizi” olarak isimlendirilen çok karakteristik bir ağrı tablosudur. Bu ağrı sürekli değildir; zaman zaman ortaya çıkar, şiddetlenir ve sonra kendiliğinden kaybolur. Özellikle sıvı tüketimiyle çok yakından ilişkilidir. Kişi kısa süre içinde bol miktarda su içtiğinde, çay veya kahve gibi idrar üretimini hızlandıran içecekler tükettiğinde ya da idrar söktürücü özelliği olan içkiler içtiğinde böbrek aniden çok yüksek miktarda idrar üretir. Üretilen bu yoğun idrar, o dar olan kanaldan geçemez ve böbrek havuzcuğunu aniden şişirir. Böbreği saran dış kapsülün bu ani gerilmesi, sırttan başlayıp kasıklara doğru yayılan son derece şiddetli bir ağrıya sebep olur. Kişi dinlendikçe ve idrar yavaş yavaş kanaldan süzüldükçe ağrı da hafifleyerek geçer.
Yetişkin hastalarda idrarın böbrek içinde uzun süre beklemesi (staz), idrar içindeki minerallerin çökerek kristalleşmesine ve nihayetinde böbrek taşlarının oluşmasına zemin hazırlar. Darlığı olan yetişkinlerin yaklaşık beşte birinde böbrek taşı şikayeti de görülür. Bazen hastalar ağır bir egzersiz yaptıktan veya böbrek bölgesine hafif bir darbe aldıktan sonra idrarlarında gözle görülür bir kanamayla (hematüri) doktora başvurabilirler. Uzun yıllar boyunca yüksek basınç altında ezilen böbrek dokusu, kendini korumak için bazı hormonlar salgılamaya başlar ve bu da hastada inatçı ve kontrol edilmesi zor bir yüksek tansiyon problemine yol açabilir.
Günümüz tıp teknolojisinde üreteropelvik bileşke darlığı tanısı nasıl konulur?
Teşhis süreci, sadece anatomik olarak böbreğin ne kadar genişlediğini görmekle sınırlı değildir. Asıl önemli olan o genişlemenin böbreğin süzme ve boşaltma işlevini ne kadar bozduğunu ölçebilmektir. Bu amaçla farklı amaçlara hizmet eden oldukça gelişmiş teknolojik cihazlardan faydalanılır.
Kullanılan başlıca görüntüleme testleri şunlardır:
- Ultrasonografi
- Böbrek sintigrafisi
- Bilgisayarlı tomografi
- Manyetik rezonans görüntüleme
Değerlendirme her zaman ultrasonografi ile başlar. Ultrason cihazı ses dalgalarıyla çalıştığı için radyasyon içermez, hastaya hiçbir şekilde zarar vermez, tamamen ağrısızdır ve her yaş grubuna güvenle uygulanabilir. Ultrasonda böbreğin genel boyutu, havuzcuğun ön-arka genişliği, böbrek içindeki kanalların ne kadar şiştiği ve en önemlisi böbreğin etli dokusunun kalınlığı milimetrik olarak ölçülür. Sadece böbreğin genişlemiş olması ve aşağıya inen idrar kanalında hiçbir genişleme görülmemesi, problemin tam o birleşim noktasında olduğunun en güçlü kanıtıdır. Ultrasonda elde edilen bu veriler, dünya genelinde kabul görmüş standart bir derecelendirme sistemiyle birden dörde kadar numaralandırılarak hastalığın ciddiyeti belirlenir.
Ancak ultrason bize sadece böbreğin anlık fotoğrafını verir; sistemin nasıl çalıştığını, idrarın o dar bölgeden ne kadar hızla geçebildiğini göstermez. İşte bu noktada böbrek sintigrafisi devreye girer. Sintigrafi, darlığın gerçekten böbreğe zarar verip vermediğini anlamak için altın standart kabul edilen çok özel ve dinamik bir testtir.
Sintigrafi çekimi sırasında hastaya damar yoluyla, böbreklerden çok hızlı bir şekilde süzülüp atılan, çok düşük dozda güvenilir bir radyoaktif madde verilir. Hasta özel bir kameranın altına yatırılır ve bu maddenin kan akımıyla böbreğe gelişi, böbrek dokusu tarafından tutuluşu ve idrar yoluyla atılışı dakika dakika izlenir. Testin ilerleyen dakikalarında hastaya bir de idrar söktürücü (diüretik) ilaç enjekte edilir. Amacımız, böbreği yüksek kapasitede çalışmaya zorlayarak o dar bölgenin artan sıvı yükü karşısında nasıl bir tepki vereceğini görmektir.
Sintigrafi sonucunda bilgisayar bize iki çok kritik sayısal değer verir. Birincisi, yarılanma süresidir. Böbrekte biriken ilacın yarısının o dar kanaldan geçip gitmesi için gereken süreyi ifade eder. Eğer yollar açıksa bu süre on dakikanın altındadır. Eğer yirmi dakikadan uzun sürüyorsa, o bölgede ciddi ve aşılması gereken bir tıkanıklık olduğu matematiksel olarak kanıtlanmış olur. İkinci önemli değer ise diferansiyel fonksiyondur. Bu değer, iki böbreğin toplam iş yükünü nasıl paylaştığını gösterir. Sağlıklı bir insanda böbrekler işi yarı yarıya paylaşır. Eğer hasta olan böbreğin iş yükü payı yüzde kırkın altına düşmüşse, bu durum tıkanıklığın böbreği artık yormaya ve kapasitesini düşürmeye başladığını gösteren çok net bir alarm zilidir.
Bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans (MR) görüntüleme yöntemleri ise genellikle durumu daha karmaşık olan hastalarda devreye girer. Özellikle yetişkinlerde, darlığa dışarıdan baskı yapan ve sorunun asıl kaynağı olabilecek fazladan bir damar bulunup bulunmadığını, böbreğin içindeki taşların yerini ve boyutunu yüksek çözünürlüklü olarak haritalandırmak için bu yöntemlere başvurulur. Çocuklarda ve gençlerde ise, radyasyon almalarını önlemek amacıyla tomografi yerine daha güvenilir olan MR görüntüleme tercih edilmektedir.
Teşhis edilen her üreteropelvik bileşke darlığı vakası için ameliyat şart mıdır?
Hastalığın isminde darlık veya tıkanıklık kelimelerinin geçmesi, teşhis konulan her hastanın acilen ameliyat masasına yatırılacağı anlamına gelmez. Modern tıbbın temel felsefesi, hastaya gereksiz hiçbir müdahalede bulunmamak, ancak böbreğin kalıcı hasar görme riski olduğu durumlarda da zaman kaybetmeden en doğru tedaviyi uygulamaktır.
Özellikle anne karnında veya hayatın ilk aylarında tespit edilen böbrek genişlemelerinde çok sabırlı bir yol izlenir. Bu dönemde saptanan darlıkların çok büyük bir kısmı, çocuğun büyümesi, dokuların olgunlaşması ve idrar kanallarının zamanla kendi kendine esnemesiyle ilk iki yaş içinde tamamen normale dönebilir. Bu nedenle bebekler hemen ameliyat edilmez; sık aralıklarla ultrason ve sintigrafi yapılarak çok yakın bir takip programına alınırlar. Böbrek büyümesi durmuşsa, süzme kapasitesi korunuyorsa ve bebekte tekrarlayan enfeksiyonlar yoksa, doktorlar doğanın kendi kendini iyileştirmesine izin vererek sadece izlemeyi tercih eder.
Ancak izlem süreci sonsuza kadar sürmez veya her hastada işler yolunda gitmez. Bazı durumlarda tıbbi veriler bozulmaya başlar ve cerrahi müdahale artık bir seçenek değil bir zorunluluk haline gelir.
Kesin ameliyat gerektiren durumlar şunlardır:
- Fonksiyon kaybı
- İnatçı ağrılar
- Tekrarlayan enfeksiyonlar
- Taş oluşumu
- Parankim incelmesi
Bu tıbbi gereklilikleri biraz daha detaylandıralım. En önemli kriter böbreğin süzme kapasitesidir. Yapılan sintigrafilerde sorunlu böbreğin çalışma yüzdesi yüzde kırkın altına inmişse veya yapılan ardışık takiplerde böbreğin performansında yüzde ondan fazla belirgin bir düşüş gözlenmişse artık beklemek böbreğin tamamen kaybına yol açabilir. Bunun dışında, yetişkin bir hastada sıvı tükettikçe ortaya çıkan ve günlük yaşam kalitesini, iş hayatını mahveden şiddetli böğür ağrıları varsa ameliyat kararı alınır.
Böbrekte göllenen idrar nedeniyle hastanın sürekli ateşli böbrek iltihabı atakları geçirmesi, böbrek dokusunu hızla yaşlandırdığı ve kana mikrop karışması riskini taşıdığı için cerrahiyi zorunlu kılar. İdrar akışının bozulmasına bağlı olarak böbrek içinde ameliyat gerektirecek boyutta taşlar oluşmuşsa, tek bir ameliyatla hem taşlar temizlenir hem de kanaldaki darlık düzeltilir. Ultrasonda böbreğin etli dokusunun, artan basınca dayanamayıp giderek incelmeye başladığı görülürse, böbreği kurtarmak için darlığın hemen açılması gerekir. Ayrıca çok nadir de olsa bazı insanlar doğuştan tek böbreklidir ve eğer darlık bu tek böbrekteyse, hastanın diyalizlik olmasını önlemek için zaman kaybetmeden müdahale edilmesi hayati önem taşır.
Üreteropelvik bileşke darlığı tedavisinde kullanılan modern cerrahi yöntemler nelerdir?
Ameliyat kararı alındığında tedavinin amacı son derece nettir: Sorunlu, kasılmayan ve daralmış olan o bölgeyi tamamen ortadan kaldırmak, böbreğin sağlam dokularıyla idrar kanalının sağlam dokularını geniş bir ağız oluşturacak şekilde birbirine yeniden dikmek ve idrarın önündeki engeli kalıcı olarak kaldırmaktır. Günümüzde bu işlemi gerçekleştirmek için teknolojinin geldiği en son noktayı temsil eden çeşitli yöntemler kullanılmaktadır.
Kullanılan başlıca cerrahi teknikler şunlardır:
- Açık cerrahi
- Laparoskopik cerrahi
- Robotik cerrahi
- Endoskopik müdahaleler
Bu yöntemlerden piyeloplasti adı verilen işlem tıkanık bölgenin kesilip çıkarılması ve sağlam uçların dikilmesi esasına dayanır. Açık cerrahi, geçmiş yıllarda tek seçenekken günümüzde genellikle sadece çok küçük bebeklerde, minik vücutlarına daha uygun olduğu ve hızlı sonuç verdiği durumlarda tercih edilmektedir. Vücudun yan tarafından yapılan bir kesiyle böbreğe ulaşılır ve dikiş işlemleri doğrudan cerrahın elleriyle gerçekleştirilir.
Günümüzde ise tıp dünyasının standardı minimal invaziv, yani vücuda en az hasarı veren kapalı cerrahi yöntemlerdir. Laparoskopik cerrahi bu devrimin ilk adımıdır. Hastanın karnında veya sırt bölgesinde açılan sadece birkaç milimetrelik küçük deliklerden içeriye ince, uzun aletler ve yüksek çözünürlüklü bir kamera yerleştirilir. Cerrah, ameliyatı bir televizyon ekranından izleyerek uzun çubuk şeklindeki aletlerle gerçekleştirir. Hastanın vücudunda büyük kesikler olmadığı için ameliyat sonrası ağrısı çok daha az olur ve iyileşme süreci hızlanır.
Ancak işin içine idrar kanalını milimetrik dikişlerle yeniden böbreğe dikmek gibi son derece ince bir işçilik girdiğinde, robotik cerrahi sistemleri devreye girer. Robotik cerrahi, laparoskopinin sınırlarını çok daha öteye taşıyan olağanüstü bir teknolojidir.
Robotik sistemde ameliyatı bir robot kendi başına yapmaz; cerrah, hastanın hemen yanındaki özel bir konsola oturur ve robotun kollarını parmak uçlarındaki aparatlarla kumanda eder. İçeriye yerleştirilen kamera cerraha üç boyutlu, çok yüksek çözünürlüklü ve derinlik hissi veren mükemmel bir görüş alanı sağlar. Robotun kollarının ucundaki minik aletler, insan bileğinin hareketlerini birebir taklit eder ve hatta kendi etrafında tam tur dönebilir. Bu sayede insan elinin ulaşmakta veya dönmekte zorlanacağı dar alanlarda bile kusursuz bir hassasiyetle ve en ufak bir titreme olmadan dikiş atılabilir. Robotik cerrahi sayesinde ameliyat süreleri belirgin şekilde kısalmakta, dikişlerin kalitesi artmakta ve hastalar ameliyattan sadece bir veya iki gün sonra hastaneden yürüyerek taburcu olabilmektedir.
Eğer darlığın tek nedeni kanalın yapısındaki bir bozukluk değil de kanalın üzerine bası yapan fazladan bir damarsa (dışsal darlık), çok daha özel bir yöntem uygulanabilir. Bu durumda kanal hiç kesilmez; idrar kanalı o baskı yapan damarın üzerinden bir köprü gibi aşırtılarak böbrek havuzcuğunun daha üst ve güvenli bir noktasına asılır. Kanal bütünlüğü hiç bozulmadığı için idrar kaçağı riski sıfıra iner.
Üreteropelvik bileşke darlığı ameliyatı sonrası iyileşme süreci ve stent yönetimi nasıldır?
Ameliyat masasında atılan dikişlerin ne kadar kusursuz olduğu kadar, bu dikişlerin sorunsuz bir şekilde kaynaması ve iyileşmesi de tedavinin başarısı için kritik öneme sahiptir. Böbrekten mesaneye kadar uzanan ve yeni dikilmiş olan bu yolun, iyileşme sürecinde içeriden desteklenmesi gerekir. Tıpkı kırık bir kemiği alçıya alıp sabitlediğimiz gibi, içerideki dikişleri korumak için de vücut içinde kalacak özel bir destek aparatı kullanılır.
Ameliyatın bitmesine dakikalar kala, böbrekten başlayıp tüm kanal boyunca uzanan ve ucu mesanede sonlanan, son derece ince, esnek ve silikon yapıda bir boru yerleştirilir. Buna “Double-J Stent” adı verilir. Bu stentin görevi, dikilen bölgenin etrafında bir iskele görevi görerek dokuların daralmadan kaynamasını sağlamak ve idrarın dikiş yerlerinden sızmadan doğrudan mesaneye inmesine rehberlik etmektir. Stent, vücudun dışından görünen bir şey değildir; tamamen içeridedir.
Stentin içeride kalma süresi, hastanın iyileşme hızına ve cerrahın tercihine göre genellikle iki hafta ile altı hafta arasında değişir. Bu süre zarfında hastalar günlük hayatlarına devam edebilirler. İçerideki stent bazen idrar yaparken hafif yanma hissi, sık idrara çıkma isteği veya hareketle birlikte idrarda çok hafif pembeleşme gibi geçici şikayetlere neden olabilir. Ancak bunlar tamamen normaldir ve stent çıkarıldığında anında son bulur. Stentin çıkarılması işlemi yeni bir ameliyat gerektirmez. Poliklinik şartlarında, sadece birkaç dakika süren endoskopik bir aletle (sistoskopi) idrar deliğinden girilerek ağrısız bir şekilde alınır.
Ameliyatın hemen sonrasında, hastanede kalınan ilk birkaç günde hastanın ameliyat bölgesinden gelebilecek sızıntıları dışarı atmak için karın duvarına küçük bir dren borusu yerleştirilir. Sıvı gelmediği teyit edildiğinde bu dren çekilir. Ayrıca hastalar genellikle ameliyatın ertesi günü ayağa kalkıp yürümeye başlar ve çok kısa sürede normal beslenme düzenlerine dönerler.
Tam iyileşmenin sağlandığını söyleyebilmek için ameliyat sonrasında düzenli takipler şarttır. Taburcu olduktan aylar sonra yapılan ultrason kontrollerinde böbrekteki şişliğin belirgin şekilde azaldığını, böbrek etli dokusunun toparlandığını ve sintigrafi testlerinde idrar çıkış süresinin normal sınırlara döndüğünü görmek, tedavinin tam anlamıyla başarıya ulaştığının tescilidir.
Tedavi edilmeyen üreteropelvik bileşke darlığı ne gibi riskler barındırır ve nüks eder mi?
Gelişen cerrahi teknolojiler sayesinde başarı oranları son derece yüksektir ve vakaların çok büyük bir çoğunluğunda hastalar tek bir ameliyatla hayatları boyunca sürecek kesin bir şifaya kavuşurlar. Ancak insan vücudunun karmaşık yapısı ve iyileşme mekanizmalarının kişiden kişiye farklılık göstermesi nedeniyle, çok nadir de olsa bazı istenmeyen durumlarla karşılaşma ihtimali her zaman vardır:
Erken dönemde, atılan dikişlerin arasından sızan milimetrik idrar kaçakları görülebilir. İçeride yerleştirilmiş olan stent sayesinde vücut bu küçük sızıntıları kısa süre içinde kendi kendine onarır ve kapatır.
Asıl endişe verici durum ameliyattan aylar veya yıllar sonra o bölgenin tekrar daralması, yani hastalığın nüks etmesidir. Vücudumuz dokuları iyileştirirken yara izi bırakma eğilimindedir. Eğer içeride atılan dikiş hattında yara iyileşmesi çok aşırı miktarda ve sert bir bağ dokusu (fibrozis) üreterek gerçekleşirse veya o bölgenin kanlanmasında bir sorun yaşanırsa, yeni oluşturulan geniş kanal zamanla büzüşüp tekrar daralabilir. Bu ihtimal düşük de olsa gerçekleştiğinde, içeriden kapalı yöntemle girilip lazerle o izin kesilmesi veya çok daha nadiren ikinci bir açık/robotik onarım ameliyatı yapılması gerekebilir.
Tüm bunlardan daha tehlikeli olanı ise, teşhisi konulmuş ve ameliyat kararı verilmiş bir darlığın korku veya ihmal nedeniyle tedavi edilmemesidir. Darlık açılmadığı sürece böbreğin içindeki yıkıcı basınç her geçen gün artmaya devam eder. İlk başlarda güçlü kalmaya çalışan böbrek dokusu, aylar ve yıllar süren bu sessiz işkenceye dayanamaz. Kan dolaşımı bozulan böbrek hücreleri teker teker ölür ve etli doku zar gibi incecik bir hale gelerek erir. Böbrek, idrar üretemeyen, sadece içi sıvıyla dolu cansız bir su kesesine dönüşür. Bu durum o böbreğin fonksiyonlarının geri dönüşümsüz olarak tamamen ve sonsuza kadar kaybedilmesi anlamına gelir.
